Akşamları Kitap Okuma / Hasip TURAN

Anasayfa » Öğretmenimiz Hasip TURAN'ın Hatıraları » Akşamları Kitap Okuma / Hasip TURAN
share on facebook  tweet  share on google  print  

Akşamları Kitap Okuma / Hasip TURAN

"Öğretmenimiz Hasip TURAN'ın Hatıraları" için, toplam 1 sonuç arasından 1 - 1 arası sonuçlar
Akşamları

       İlk okul üçüncü sıftan beri kitap okumak bir tutku halini almıştı bende. Bu nedenle kitapsız duramıyordum. Her zaman olduğu gibi köyde de mesai saatlerimin dışında ve tatil günlerimde devamlı kitap okuyordum. Benim kitaba düşkünlüğümü Karderelilerin hepsi bilirdi. Bazıları da gecenin çok geç vaktine kadar ne okuduğumu merak eder sorular sorardı.

       Bir akşam köy odasında otururken orada bulunanlara "Size kitap okusam dinler misiniz ?" diye, sordum. Hiç tereddüt etmeden “sormana ne gerek var öğretmen! Sen okudun da biz mi dinlemedik! Bugüne kadar yapmadığın büyük eksiklik” dediler. Raflardaki kitaplardan gelişigüzel birini aldım, yüksek sesle okumağa başladım. Bir iki saat okuduktan sonra, ertesi akşam devam etmek üzere evime gittim.

       İkinci akşam dinleyici sayısında üç-beş kişilik bir artış gördüm. Gün geçtikçe dinleyici sayısı arttı. Kitap okuduğum akşamlar köyodası tıklım tıklım doluyordu. Bundan hem ben hem de dinleyiciler çok memnunduk. Dinleyicilerin arasına çok geçmeden köyün imamı da katıldı. Camiye bitişik olan köy odasında okuma yaparken, imam, akşam ve yatsı ezanlarını aceleyle okur, telaşla namazı kılar/kıldırır (doğrusu tek başına namaz kılar) hemen odaya gelirdi. Bu kadar çabuk kılınan namaz odadakiler tarafından gülüşmelerin esprilerin nedeni olurdu. İmam, namazdan dönünce “ Tamam öğretmen kaldığımız yerden devam edelim” der, ben de devam ederdim.

       Bir zaman sonra okuma şeklimi değiştirdim. Kesintisiz yirmi, yirmi beş dakika okuduktan sonra, on dakikalık çay içme arası verirdim. Yalnız bu on dakika içinde hem herkes çay içecek hem de beş kuruş olan çaya yedi buçuk kuruş ödeyecekti. Beş kuruş köyodasının kasasında kalacak, ikibuçuk kuruşlar da biriktirilip, biriken parayla yeni kitaplar alınacaktı. Bu önerim  itirazsız kabul edildi.

       Her on dakikalık dinlenmede, okuduğum sayfaların kısa bir özetini yapıyordum. Böylece okuduklarım daha rahat anlaşılıyordu. Diğer taraftan metinde geçen bazı sözcüklerin anlamlarını ya dinleyenlere ben, ya da dinleyenler bana soruyordu. Bu sözcüklerin anlamlarını bilenler var mı diye önce  dinleyenlere soruyordum. Bilenler doğru yanıt verirlerse birer tümce içinde kullanmalarını istiyordum. Yanlış bilenler ya da bilmeyenler için doğrusunu ben açıklıyor, bir örnekleme yaparak o sözcüğü bir tümce içinde kullanıyordum. Bu sistem dolaylı olarak dinleyicilerin bir dil eğitiminden geçmesine neden oluyor, sözcük dağarcıklarını zenginleştiriyordu. Meramlarını kısa, özlü ve düzgün bir Türkçeyle  anlatabilme yetenekleri gelişiyordu.  

       Maaşımı almak için Kemah’a indiğimde Erzincan’a gider “Milli Eğitim Bakanlığı Kitapevi”nden öğretmenlere yapılan tenzilatlı satışlardan yararlanarak yeni kitaplarla köye dönerdim. Bazen de almak istediğim fakat köyden verilen paranın yetmediği zaman cebimden katkıda bulunurdum.

       Köyodasının mobilyası; Kapının karşısına gelen duvarın sol köşesinde ufak ve basit bir çay pişirme köşesi, bunun bittiği yerden köşeye kadar uzanan üç, dört raftan oluşan kitaplık, uzun masalar, bu masaların iki tarafına oturmak için konulan banklardan oluşuyordu. 

       Bankların arasındaki boşluklarda ve sokağa bakan pencerenin önünde, desteler halinde bağlanmış ağaç fidanları, çuvallar içinde de ekilmek için badem ve cevizler vardı. Bazı fidanların kökleri küflenmeğe, yaprakları aşırı derecede sararıp kelleşmeğe; çuvallardaki badem ve cevizler de gün geçtikçe azalmağa başlamıştı. Çuvalların üstüne oturan gençlerden bazıları, çuvallarda açtıkları deliklerden kimseye sezdirmeden ceviz ve bademleri tırtıklayıp ceplerine dolduruyor, dışarıya çıkınca bunları gizlice yiyiyorlarmış. 

       Yine böyle bir okuma akşamında odada bulunanlara “ Kim bu fidan, ceviz ve bademlerin ekiminde bana yardımcı olursa onlara çay kaynatacağım” dedim. Benim bu önerim önce bir kahkaha tufanıyla karşılandı. “Bu, o kadar ucuza olmaz öğretmen” diye espriyle itiraz edenler oldu. Fakat hemen arkasından bazıları benden bir horoz, bir diğeri bir kilo şeker, bir paket çay da benden derken, bağış yapanların isimlerinden ve yaptıkları bağışlardan bir liste hazırladım. Çay, şeker, bulgur, un, tavuk, horoz, yağ derken listemiz hayli kabardı. Bunlara ilaveten  karıkları açmak için pulluk, saban, kazma, kürek, at ve katırlar...  Yemekler, çaylar ve un helvası için gerekli gereçler de sağlandı. Tüm işbölümü birkaç saat içinde tamamlandı. 

       Ertesi gün sabahın erken saatlerinde yetişkinler “GALA” denilen ekim yapacağımız yerin yolunu tutmuşlardı. Mesai saati başlayınca ben de tüm öğrencilerimle “GALA”nın yolunu tırmanmağa başladık. Çocukların görevi: Açılan çukurlara dikilecek fidanları, badem ve cevizleri dağıtmak, susayanlara su taşımaktı. Bir yandan ocaklar yakılmış; bu ocakların üzerine konulan kazanlardan bazılarında kesilip temizlenen tavuklar, horozlar; bazılarında bulgur pilavı ve un helvası pişiriliyordu. Tabii bu arada çayların demlenmesi de ihmal edilmiyordu. 

       Köyde yaşlılar, hastalar, hamileler ve küçük yaştaki çocuklardan başka kimse kalmamıştı. Yukarıdakiler de büyük bir çoşkuyla arı gibi çalışıyorlar, dikim işlerini gerçekleştiriyorlardı. O gün kısa zamanda ekim işleri tamamlandı. Kurulan sofralarda gruplar halinde yemekler yenildi, çaylar içildi. Yorgun fakat büyük bir mutlulukla akşama doğru köyün yoluna koyulduk. 

       Yaşamımın unutulmaz ve en mutlu olaylarından birini işte o gün yaşadım. O gün dikimleri yapılan fidan, ceviz ve bademlerin on yıl sonra çekilen fotoğraflarını gördüğümde de aynı mutlu duyguları bir kez daha yaşadım. Bu fotoğraflarla  ilgili bilgilerimi daha sonraki anılarımda aktaracağım.

 

Hasip TURAN



Kardere.com



Tür : Kültür - Sanat Tarih : 24.05.2009
[ Tüm yazılara ulaşmak için burayı tıklayınız. ]