Alduran'ın Sırrı ve Kurnazlığı / Hasip TURAN

Anasayfa » Öğretmenimiz Hasip TURAN'ın Hatıraları » Alduran'ın Sırrı ve Kurnazlığı / Hasip TURAN
share on facebook  tweet  share on google  print  

Alduran'ın Sırrı ve Kurnazlığı / Hasip TURAN

"Öğretmenimiz Hasip TURAN'ın Hatıraları" için, toplam 1 sonuç arasından 1 - 1 arası sonuçlar
Alduranın

         Alduran kimdi?

       Gerçek adını bilmiyorum, öğrenemedim de. Ona köyde adıyla hitap edildiğini de hiç duymadım. O, Alduran’dı!  Alduran, ikinci eşinden Mehmet, Riza, Saime ve Hüseyin adlarında dört çocuğu olan dul bir kadın ve benim ev sahibemdi. Güler yüzlü, metanetli, yerine göre espri yapabilen, yapılan espiriyi anlayan, yardım sever, çıkarlarını da koruyabilen özelliklere sahip biriydi. Hem komşum hem de ev sahibem olduğu için kendisi ve çocuklarıyla çok sık görüşürdüm. Hazır sözü açılmışken biraz da çocuklarından bahsedeyim. 

       Çocuklarının en büyüğü olan Mehmet, yaşına göre uzun boylu, sakin,  yavaş yavaş, az konuşur, sorulanlara da kısa yanıtlar verirdi.Rıza, kısa boylu, cin bakışlı, konuşkan, ne demek istenildiğini lafın nereye varacağını hemen kavrayan kıvrak zekalıydı.Saime, üç ve dördüncü sınıfta öğrencimdi. Okulda çalışkan ve dikkatliydi. Ev işlerinde de hamarattı.Hüseyin’in yaşı çok küçük olduğu için benim maskotumdu. Sabah kahvaltılarımı ve akşam yemeklerimi sık sık onunla beraber yerdim. Bu hem onun, hem de benim pek hoşuma giderdi. Ona şakalar yapar, kızdırmak için takılırdım. Onu sevdiğimi bildiği için hiç kızmazdı.Hepsinin de gözlerinin içi gülerdi, bana karşı saygılı,terbiyeli ve çekingendiler.  

       Alduran’a ve  hakkın rahmetine kavuşan tüm Karderelilere Allahtan rahmet dilerim, ruhları şadolsun... 

       Şimdi anımı yazmağa devam edebilirim. 

       Kollarımda, göğsümde, sırtımda pençe pençe kırmızı şişlikler oluşmağa ve bu yerler kaşınmağa başladı. Bir hafta on gün kadar çektim bu sıkıntıyı. Kazaya indiğimde doktora gösterdim. “ Bunlar neye alamet, doktor?“ diye sordum. Doktor  “Öğretmen, senin karaciğerin bozulmuş” dedi. Ben “ Bırak şimdi dalga geçmeyi de işin aslını söyle! Ben, devamlı içki içen, sağlığına dikkat etmeyen, yaşlı biri değilim ki karaciğerim bozulsun!” dediğimde, Doktor, “ Yalnız içki içenlerin karaciğeri bozulmaz. Karaciğer bozukluğunun, hastalığının çok değişik nedenleri olabilir. Örneğin; bunlardan biri de tek tip gıdayla beslenmektir. Senin bünyen buna alışkın olmadığı için karaciğerin isyan etmiş. Merak etme! Sana bir ilaç yazacağım, en kısa zamanda sağlığına kavuşacaksın. Fakat bundan sonrası için yediklerini çeşitlendireceksin. Bunu yapmazsan, tekrarlayabilir” dedi. İlaçlarımı aldım, onun tavsiye ettiklerini aynen uyguladım. Tabii bazı istisnalarla! Dediği gibi kısa zamanda normal halime döndüm. 

       Köyde et ve sebze olmadığı için bu besin eksikliğimi giderme olanağım yoktu. Ancak, kazaya ve Erzincan’a gittiğimde bir kaç günlüğüne bu besinleri yiyebiliyordum. Köydeki bazı kimseler  et ihtiyaçlarını kestikleri hayvanların etlerini önce güneşte kurutuyor, sonra kendi usullerine göre bu etleri uzun zaman dayanacak şekilde işlemden geçiriyor, ve kışın yiyorlardı. İşte ben, bundan mahrumdum. 

       Peki ne yiyordum? Yediklerimin başında MİLLİ yemeğimiz olan kuru fasulye geliyordu. Devamı, pirinç pilavı, bulgur pilavı, makarna, patatesti. Yemeğimi de kendim pişirdiğim için bazen, pişirdiklerim yemekten gayri herşeye benziyordu. İşte böyle bir beslenme benim karaciğerimi hasta etmiş! 

       1963 yılının şubat ayındaki sömestr tatilini Bergama’da geçirdim. Dönüşümü, konservesi yapılan her tür sebzeyle dolu bir büyük kasayla yaptım. Bunlarla nasıl yemekler yapacağımı da annemden öğrendim. Yaz tatiline kadar yemek konusunda sıkıntım olmadı. 

       Anımın püf noktası bu konservelerle yemek pişirirken başladı. Pişirmek için açtığım konserve kutularının boşlarını, odamın karşısındaki bahçeye atmıştım. Bu bahçede, ev sahibem Alduran tavuk besliyordu. Birgün tavuklarını yemlemek için bahçesine girdiğinde, boş konserve kutuları görür, bunları toplar, temizler. 

       Ertesi gün aramızda şöyle bir konuşma geçti: 

       - Aboo öğretmen! sen o kutuları niye fıldırıp atıyorsun bahçeye? Bundan sonra boşalanları atma, bana ver” 

       - Ne yapacaksın sen o boş kutuları?  

       - Ben, onların içine, tarlaya giderken yemek, yoğurt koyarım.” dedi.

       Bu konuşmamızdan sonra boş konserve kutularını ve pişirdiğim sebze yemeklerinden zaman zaman onlara da vermeğe başladım. 

       Birgün bir öğrencim geldi “ Öğretmenim, annem senden, Alduran’a verdiğin konserve kutularından istiyor.” dedi. Alduran için  biriktirdiğim kutulardan birkaç tanesini verdim. Bunu duyan Alduran  ertesi gün “ Aboo öğretmen! Niye kutuları başkalarına dağıtıyorsun? Hani  bana verecektin ya!” dedi. “ Yahu Alduran sana çok verdim, biraz da başkalarına vereyim” dediğimde “ Sen gidince ben bir daha nerede bulurum kutu. Sen, gene de başkalarına verme bana ver.” dedi. 

       Birkaç gün sonra bu kez bir anne geldi kutu istedi.  “Yahu bir kutuyu paylaşamıyorsunuz. Bakıyorum hiç değeri olmayan kutular pek kıymetli olmağa başladı aranızda” dediğimde “He! dediğin gibi öğretmen pek kıymete bindi. Alduran, senden aldığı kutuları, kutu dolusu yün verenlere veriyor. Benim, yünüm yok ki vereyim” deyince, çok tuhaf oldum, şaşırdım. O anneye de boş kutu verip gönderdim. 

       Akşama doğru Alduran’a neden böyle yaptığını sordum. Önce kahkahalar attı. “Bak öğretmen! Ben sana bu işin essahını söyliyeyim. Kadınlardan, kutu karşılığında topladığım yünleri biriktiriyorum. Anlaştığım iki üç kadın var. Onlarla birlikte toplanan bu yünleri yıkayacağız, tarayacağız, eğirip ip yapacağız, boyuyacağız. Zaten bana verdikleri de çepel yün. Benim kendi yünüm de yeterli değil.  Biriktirdiğim yünler, bu işlemlerden geçtikten sonra bir avuç kalır. Bu iplerle sana hatıra olarak torba dokuyacağız, çorap öreceğiz. Sen bunları alıp memleketine götürdüğünde ömrün oldukça bizi anarsın” dedi. 

       Alduran’ın bu düşüncesi beni pek duygulandırdı. Dediği de gerçekleşti. Bana armağan edilen çorap ve torbaları yıllardır büyük bir özenle koruyorum. Bu torba ve çoraplarda hakkı ve emeği olanlardan Allah razı olsun. Şimdiye kadar bu anıyı yaşadım, ömrümün bundan sonrasında da yaşatacağım. 

       Meğer, Alduran’ın sırrı kurnazlığında gizliymiş. 

 

Hasip TURAN

 

    


Kardere.com

Kaynak : Hasip Turan
Tür : Kültür - Sanat Tarih : 26.05.2009
[ Tüm yazılara ulaşmak için burayı tıklayınız. ]