Üçü Bir Arada / Hasip TURAN

Anasayfa » Öğretmenimiz Hasip TURAN'ın Hatıraları » Üçü Bir Arada / Hasip TURAN
share on facebook  tweet  share on google  print  

Üçü Bir Arada / Hasip TURAN

"Öğretmenimiz Hasip TURAN'ın Hatıraları" için, toplam 1 sonuç arasından 1 - 1 arası sonuçlar
Üçü

 

      Gediktepe köyünden, Seringöze köyüne giden yol, Kardere’nin ortasından geçiyordu. Tepenin yamaçlarındaki karın erimesiyle oluşan su ve yağmur suları köyün alt tarafındaki tarlalarda dağılan bir dereyle köyün içinde kesişiyordu. Bu yol yazın, tozlu, kışın, kar ve buzla kaplı, ilk ve sonbaharda da çamurlu oluyordu. Birgün, öğrencilerimle baştan başa yoldaki taşları, biriken pislikleri ve diğer engelleri temizledik. Köylüler, benim bu yaptığımı önce tuhaf karşıladılar sonra da arkamdan fısıltılarla eleştirdiler. Benim yerim okulmuş! Köyün yolunu temizlemek bana mı düşüyormuş! Çocuklara çöpçülük antremanı yaptırıyormuşum!? Öğretmenlik değil çöpçü başılığı yapıyormuşum...

       Tabii tenkit edenlere karşı, yolun temizlenmesinden hoşlananlar, teşekkür edenler de oldu.

       Bir gün okula bir anne geldi. Bu annenin iki çocuğu vardı. Biri benim öğrencim, diğeri de zannedersen üç, dört yaşlarındaydı. Hatırlayabildiğim kadarıyla iki yıl kadar önce eşini kaybetmiş, bir duldu. Bana, “Öğretmen, köyün içinden geçen dere, benim tarlamın içinde dağılıyor. Derenin suları, yamaçlardan sürüklediği taşları tarlamda bırakıyor, tarlamın toprağını da aşağılara götürüyor. N’olursun birgün çocuklarla tarlamdaki taşları toplatıver... Bunu benim tek başıma yapmam hem çok yorucu oluyor hem de günlerce sürüyor. Eğer sen bana bu iyiliği yaparsan, ben de sana “ağız*” yapacağım, dedi” 

       Anne, bunları anlatırken ilkokul yıllarımı anımsadım. Ben ilkokulu köyde bitirmiştim. 

       Doğduğum köyün adı “Zeytindağ’dı”. Köyümün tepelerinin, tarlalarının  bitki örtüsünü zeytin ağaçları oluşturuyordu. Köyümün dağı, tepesi, ovası zeytinliklerle örtüldüğü içindir ki adı da bu nedenle “Zeytindağ’dı”. 

       Köyümde gözleri kör, ak sakallı, çok yaşlı bir Emin Dede vardı. Öğretmenlerimiz her yıl zeytinlerin toplanma zamanında okulun tüm çocuklarını Emin Dedenin tarlalarına götürür onun zeytinlerini toplatırdı. Sayıları üç yüzü aşan çocuk tarlada tek zeytin bırakmadan bir kaç saatte zevkle ve yarış içinde zeytinleri toplardık. Çocukların topladığı zeytinleri gönüllü olarak yardıma gelen gençler çuvallara doldurur, gerekli olan yere teslim ederlerdi. Biz çocuklar, yaptığımız bu işten gururlanırdık. Anne ve babalarımız da yaptığımız işin iyilik ve sevap olduğunu söyler, başkalarına yardıma teşvik ederlerdi. 

       Öğretmen olduktan sonra, öğrencilere sosyal yardımlaşmayı öğretmenin zorunlu olduğunu yönetmelikte okumuştum.

       Anneye “Bak bacım, o söylediğin şeyi, bana değil, çocuklarına yap, yedir. Bana “ağız” yapmıyacağına söz verirsen tarlanın taşlarını toplatırım. Köyünüzdeki insanlara, karşılık bekleyerek yardım etmek, bemin kişiliğime ve mesliğime uygun düşmez,dedim”. Bu şartla anlaştık. Kararlaştırdığımız birgün çocukları okulun alt tarafına düşen tarlaya götürdüm. Çocuklara; “Kız çocuklar eteklerinde, erkek çocuklar da daha fazla taş toplamak için göğüslerinde taş toplamayacak. Ancak avuç dolusu taş toplayacaksınız, avuçlarınız dolunca öbekler oluşturacak ve topladığınız taşları buralara bırakacaksınız, dedim”. Hiç bir çocuk avucunun dolusundan fazla taş toplamadı. 

       Tam işe koyulmuştuk ki birinin bağırarak bize doğru geldiğini farkettim. Tarlanın girişinde bazı çocuklara topladıkları taşları yere attırıyor, bana da “Senin bu çocuklara amelelik yaptırmağa hakkın yok, öğretmensen, öğretmenliğini bil. Yoksa bunu sana öğretirim, diyor”, kızgın kızgın bağırıyordu. Yanıma iyice yaklaşınca sakin bir sesle ben,   “ Bak efendi, bu saat benim görev saatim. Tüm çocuklardan mesaim bitinceye kadar ben sorumluyum. Benim görevime müdahale etme yetkisine ve hakına sahip değilsin. Çocuklara yaptırdığım bu işi tarih ve saatini yazar rapor yaparsın, şahitlere ya da tüm heyete imzalatır, beni, kaymakama ve İlk Öğretim müdürüne şikayet edersin. Şimdi burasını terk et ve hiç bir çocuğa tek söz söyleme. Bunları yapmazsan, senin hakkında, tutanak tutar hemen kaymakamlığa ve savcılığa görevime müdahale ettiğin için suç duyurusunda bulunurum, dedim.” Herhalde benden böyle bir tepki beklememiş olacak ki çok şaşırdı, arkasını dönüp homurdanarak uzaklaştı. Biz de işimize devam ettik ve bitirdik. Okula döndüğümüzde yaptığımız bu işin, ne demek olduğunu çocuklara anlattım. 

       Birgün okulun üst kattaki holünün güneye bakan penceresinden, okulun bahçesine sınır olan mezarlığa bakıyordum. Mezarlığı çevreleyen taş örenlerin bazı yerleri yıkılmıştı. Yoldan geçen küçük, büyük baş hayvanlar yıkılan yerlerden mezarlığa girip oradaki otları yiyorlardı. Tabii bu arada mezarların üstüne de pisliyor, işiyorlardı. Bu, hiç de hoş bir görüntü değildi. Bu görüntünün bir daha oluşmamasının çaresi... 

       Teneffüs bitmiş, çocuklar, merdivenden yukarıya çıkmağa başlamışlardı. Kapının yanında durdum, az önce dışarıya baktığım pencereye doğru yönlendirdim onları. Pencereden mezarlığa bakmalarını söyledim. Ben söyledikten sonra merak ederek ve daha dikkatle  baktılar. Fakat, bu kadar merak etmelerine karşın yine de duvarların yıkılan yerlerini, mezarların üstlerindeki hayvan pisliklerini göremediler, farkedemediler. 

       Sınıfa girdik. Tüm çocuklara mezarlıkta dikkatlerini çeken birşey görüp, görmediklerini sordum. Dikkatlerini çekecek bir değişiklik görmediklerini söylediler. Bir sonraki teneffüste okulun bahçe duvarına sınır olan mezarlığa bir de buradan dikkatlice bakmalarını ve derse girince gördüklerini sınıfta anlatmalarını istedim. Teneffüse çıktıklarında tüm çocuklar mezarlığa sınır duvarın kenarına dizildiler, meraklı bakışlarla, mezarlığı araştırıyorlardı. Sınıfa girdiklerinde, mezarlıkta karıncalar, değişik renk ve şekillerde böcekler gördüklerini anlattılar. 

       Çocuklara, mezarlığın ne olduğunu sordum. İçlerinden birkaç tanesi; İnsanların, öldükten sonra, cesetlerinin gömüldüğü yer, olarak tarif etti. Tam ve  doğru açıklamaydı. Mezarlıkta gömülü ölüler kimler, diye bir soru daha yönelttim. Çocuklar, bu sorumu yanıtlamak için düşünmeğe başladı. Yine içlerinden birkaçı; Ataları, akrabaları olduğunu söyledi. Derslerimi soru, yanıt metoduyla işlediğim için, verecekleri yanıtları önce düşünmeleri ve bu yanıtların mantıklı olması gerektiğini çok iyi biliyorlardı. Bu nedenle yanıtların mutlaka mantık süzgecinden geçirilmesi gerekiyordu. Ben, devamla, insanların, önce insanlara karşı saygılı olmalarının önemini anlattım. Daha sonra bu saygıyı çevresindeki tüm canlı ve cansız varlıklara, tabiata da göstermesinin yararlı olduğunu, bu arada ölülerimize de saygısızlık yapmağa hakkımız olmadığını bir ders süresince anlattım. Beni dikkatle dinlediler. Sözün sonunu, mezarların üzerindeki hayvan pisliklerine getirdim. Bunun ölülerimize karşı yapılan saygısızlık olup olmadığını sorduğumda, her çocuk ne demek istediğimi ziyadesiyle anlamıştı. 

      Bundan sonra yapılacak iş çok basitti. Günlerden Çarşamba olduğu için öğleden sonra okul tatildi. Dört ve beşinci sınıfın erkek çocukları, gönüllü olarak mezarlık duvarlarının yıkılan yerlerini tamire gelecekti. Herkes önce evine gidecek, yemeğini yiyecek, sonra abdest alıp kararlaştırılan saatte okulun bahçesinde buluşacak ve yıkılan duvarları tamir edecektik. 

       Çocukların gelmeleri tamamlanınca mezarlığa gittik. Duvarın önüne gelince çocukları durduttum. Bilenler, bildikleri duayı okusun, bilmeyenler de diğerlerinin duaları bitinceye kadar “Besmele çeksin” dedim. Dua işi bitince, tamir işine başladık.

       Birileri, son zamanlarda gözünü üzerimden ayırmıyor, her davranışımı, her konuşmamı kontrol ediyordu. Köyde göreve başlıyalı neredeyse bir buçuk yıl olmuştu. Tabii onun bu davranışlarından rahatsız oluyor, huzursuzluk çıkmasın diye sesimi çıkarmıyordum. 

       Yine o biri yalpalıya yalpalıya “Çocukları oynatacak başka yer bulamadın mı? Çıkın oradan defolun,diye”  naralar atarak bize doğru geliyordu. Yanımıza geldiğinde, baktıki,  onun söylediklerini umursayan yok. Herkes işine devam ediyor. Bu sefer bana dönüp “Ne işleri var bu çocukların burada? Niye bu çocukları buraya topladın? diye, sorular sormağa başladı. Ben, “Niye bana soruyorsun ? Çocuklara sor, yanıtını versinler,dedim” Çocuklar da gerektiği şekilde yanıtladılar. Tekrar bana dönüp,“Bu senin üstüne vazife mi?, dedi. Ona, “Bizde bir atalar sözü vardır. (Ağaç yaş iken eğilir) Zamanında seni eğitmemişler, öğretmemişler, bu yüzden şimdi sen böylesin. Halbuki bu çocukların, gelecekleri için eğitilmelerinin, öğrenim görmelerinin tam zamanı. Ben de bunu yapıyorum. Siz, bakıyorsunuz, görmüyorsunuz. Görseniz de, yapmıyorsunuz. Biz yapıyorsak ses etmeyin bari! İstersen bize yardım edebilirsin, yardım etmeyeceksen lütfen işimize engel olma!” dedim, işimize devam ettik. Kendisine ilgi  gösterilmeyince de yanımızdan ayrıldı. 

       Köyde, en ufak hareketlilikten herkes haberdar oluyordu. Tabii bu da duyulmuştu. Ertesi gün Irazcanın sesi yankılanıyordu köyün içinde. Irazca, eksik gördüğü dersi belletiyordu  birine... 

   

* Ağız: Yeni doğum yapmış ineklerin doğumdan sonraki ilk sütü. Bu sütle pişirilerek yapılan bir çeşit tatlı.
 


Hasip TURAN


Kardere.com




Kaynak : Hasip Turan
Tür : Kültür - Sanat Tarih : 08.06.2009
[ Tüm yazılara ulaşmak için burayı tıklayınız. ]