Su Kovanı da Kafanı da Kırarım / Hasip TURAN

Anasayfa » Öğretmenimiz Hasip TURAN'ın Hatıraları » Su Kovanı da Kafanı da Kırarım / Hasip TURAN
share on facebook  tweet  share on google  print  

Su Kovanı da Kafanı da Kırarım / Hasip TURAN

"Öğretmenimiz Hasip TURAN'ın Hatıraları" için, toplam 1 sonuç arasından 1 - 1 arası sonuçlar

      Köyde, göreve başladığımın ikinci günü okulun binasını gezdim. Üst katta üç derslik, bir de öğretmen odası vardı. Öğretmen odasının mobilyası bir masa, bir sandalye, bir de kapının sol tarafında yüksekçe bir dolaptan oluşuyordu. Dolap kapaklarının  üsttekileri camlı, alttakileri tahtadandı. Dolabın içi birbirinin üzerine gelişi güzel yığılmış eski kitaplar, dergiler, evraklarla doluydu. Daha sonraki günlerde dolabın içindeki evrakları incelediğimde 1932 yılına ait “Millet Mektepleri”yle ilgili belgeler gördüm. Bu, Kardere köyünde 1932 yılında ya da daha önceki bir tarihte “Millet Mektebi”nin varlığını kanıtlıyordu. Bu anımı hatırladıkça o belgeleri Bakanlığa ya da Erzincan Valiliğine bağlı bir müzeye göndermediğim için hala pişmanlık duyarım.

      Karşılaştığım diğer etkileyici bir olay da yine aynı dolabın içinde bulduğum bir ansiklopedinin pek çok sayfasının koparılıp, gelişi güzel salonun duvarına çivilenmeleriydi. Hiç yapılmaması gereken bir davranıştı bu. Olmaz! Olamazdı! Cahil öğretmen olmaz derler. Fakat böyle bir davranış sergileyen öğretmen cahil değil, zır cahildir benim gözümde. Mademki böyle bir cahillik yapmıştı; hiç olmazsa kopardığı bu sayfaları çocukların rahatlıkla okuyabilecekleri, göz seviyesi yüksekliğine assaydı, bu cahilce davranışının suçunu, belki birazcık olsun hafifletebilirdi. HAYIR ! Değil çocuklar, uzun boylu bir yetişkin bile ne bu sayfalara ulaşabilir, ne de bu sayfalardaki yazıları okuyabilirdi. Üstelik duvardaki bu sayfalar iyice sararmış, gevremiş, tavanın göçük tarafında tüneyen yaban güvercinlerinin pislikleriyle tüm özelliklerini yitirmişti.

      Müdür ya da öğretmen odasının bitişiğindeki derslikte eski bir masa, bir iskemle, kapının solundaki duvara çakılmış rengini kaybetmiş bir kara tahta ve çok yıpranmış sıralar vardı. Üst katta, giriş kapısının karşısına gelen iki dersliğin hiç kullanılmadıkları;pencere camlarının tamamının kırık, çatıdan akan yağmur sularının duvarlardaki kurumuş çamurlu akıntıların izlerindenanlaşılıyordu. Kullanılan öğretmen odası ile dersliğin pencere camlarının da çoğu kırıktı. Kullanılan dersliğin bacası yıkılmış, yıkıntılar,duvardaki soba borusu deliğinden akarak tabanda bir çamur yığını oluşturmuştu. Üst kat toz tabakası ve yıpranmışlığıyla tam bir viraneyi anımsatıyordu. Zemine merdiven altındaki bir kapıdan giriliyordu. Burasının da yukarıdan hiç farkı yoktu.

      Okul binasını gezdikten sonra ivedilikle yapılması gerekenleri bir kağıda not ettim. Not ettiklerimin ve okulun temizliğininhemen yapılması için muhtara rica ettim. O yıl okula başlaması gereken çocukların kayıtlarını yapmak için kendisinden köyün “Doğum Kayıt Defteri”ni aldım. Ayrıca köy bütçesinde okul için ne miktarda ödenek ayrıldığını sordum. Bana, bütçede okul için iki yüz lira ödenek ayrıldığını; bu parayla kırık camlarınyerine yenilerini taktıracağını; yıkılan bacayı tamir ettireceğini; okulu güzelce temizlettireceğini, güler yüzle söyledi.

       Aradan üç, beş gün geçtiği halde verilen sözlerin hiç biri yerine getirilmemişti. Okulun açılmasından bir iki gün önce birini gönderip okulu güzelce temizlettirmiş güya (!). Yıkık bacanın tamirinden, kırık camlardan hiç söz etmiyordu. Okulun açılacağı günü tellal bağırttırarak halka duyurduk. Söylenilen tarihte okulu açtım. Öğrencilerle ilk iş olarak güya çok güzel temizlettirilen(!) okulu bir kez daha temizledikten sonra derslere başlayabildim.

      Ben, bacanın tamirini, camların takılmasını muhtara hatırlattıkça ilk günkü güler yüzün yerini, bir huzursuzluk, bir hırçınlık, bir kızgınlık ve bıkkınlık ifadesi almağa başladı. Bu ifadelere uygun olarak ses tonu da değişiyordu tabii. Bu tür davranışlarıyla henüz on dokuz yaşındaki bıyıkları bile terlememiş minyon tipli bu İzmir’li çocuğu, yani beni, yıldıracağını, korkutacağını zannediyordu. Halbuki bu okul köyün okuluydu. Bu binanın onarım ve bakımı için köy halkından salma toplanmıştı. Onun, bu amme hizmetini yerine getirmek göreviydi. Yerine getirmesini istediklerim, benim şahsi isteklerim değildi, olamazdı da. Turşuyla kaçak rakı içip sarhoş olduğunda, ayık zamanlarında yaptığı göstermelik  gereksiz işleri abartarak kendi kendini payelendirmesini başarı zannediyordu. Onun bu davranışları karşısında resmen birbirimize cephe aldık, yüksek sesle tartışmalarımız da işin çabasıydı.    

      Yürümeyle köyün on beş, yirmi dakika uzağındaki jandarma karakolunda askerlik görevlerini ifa eden jandarmalar da benim gibi köyün yabancısıydılar. Hem onlar hem ben zorunlu vatani görevimizi yapıyorduk. Aramızdaki fark; onlar görevlerini er, resmi üniformayla, ben, sivil ve yedek subay öğretmen olarak. Sıklıkla birbirimizi ziyaret eder çaylarımızı yudumlarken anılarımızı anlatır, sıla sohbetlerine dalardık.

       Göreve başlıyalı bir ay kadar olmuştu. Su ihtiyacımı köyün çeşmesinden kendim taşıyordum. Birgün, yaşlı bir köylü beni görünce “ Köyümüzde suyunu getirecek kimse kalmadı mı? Sen, çocuklarımızın öğretmenisin. Bundan sonra seni su taşırken görmek istemiyorum. Bu köyümüzün ayıbı olur. İhtiyacın olan suyu çocuklar getirsin sana, dedi” Ben de bu yaşlı köylüye saygımdan dolayı suyumu çocuklara taşıtmağa başladım. Zaten ağzı kapaklı su kovamın dolusu yedi sekiz litre su alıyordu.

       Bir pazar günü öğle vaktine doğru karakoldaki jandarmalardan biri beni çağırmağa gelmişti. Birlikte karakola giderken yolumuzun üstünde olan muhtarın odasına uğradık. Muhtar, bir arkadaşıyla sabah sabah yine kaçak rakı sefasına dalmıştı odasında. Kendisine okulda yapılması gerekenleri hatırlattım. Her zamanki kızgınlık, her zamanki hırçınlık! Bu kez yanındaki arkadaşı da bir başka havadan dem vurdu. Muhtarla yaptığım konuşmanın arasına girerek “Bana bak öğretmen! Bir daha su kovanı, benim çocuğumun elinde görürsem, su kovanı da kafanı da kırarım” diye, beni, sert bir sesle tehtit etti. Onun bu çıkışına çok sinirlenen yanımdaki jandarma eri  “Yürü lan karakola öğretmenin kafasını  kırmanın ne demek olduğunu senin kemiklerin kırılınca öğrenirsin!” dedi ve beni tehtit edenin üzerine doğru hamle yaptı. Çok seri bir hareketle Jandarmayı belinden sıkıca kavrayıp odadan dışarı çıkardım. Karakola doğru yürürken çok sinirlenen jandarmayı sakinleştirmeğe çalışıtım.

      Bu er, karakola varınca hemen telefonun başına geçip olayı, Kemah jandarma komutanına anlattı. Konuşmasını “Emredersiniz komutanım”la bitirdi. Sonra arkadaşlarından ikisine işaret ederek “Hemen tam teçhizat kuşanıp köye gideceğiz. Muhtarı ve öğretmeni tehtit edeni kelepçeleyip kazaya götüreceğiz. Komutan böyle emretti” dedi.

        Ben, o anda büyük bir telaşa kapıldım. Jandarmalardan birine, “ Komutanla bir de ben konuşayım. Ondan sonra komutanın emrini yerine getirirsiniz “ dedim.

        Komutanla yaptığım konuşmada “ Kendini bilmezin biri böyle bir densizlik, büyük hata yaptı. Lütfen yangına körükle gitmeyelim. Böyle bir davranış köylülerle aramda husumete neden olur. Kurunun yanında yaşı yakmayalım. Bu davranışın cezasını önce bigünah çocuklar ve diğer köylüler çeker. Zaten böyle bir olaya neden olan iki kişi. Bunların yüzünden köyü karalamış oluruz. Bunu yapmağa hakkımız yok. Lütfen verdiğiniz emri geri alın, rica ediyorum” dedim, komutanı ikna ettim. O da verdiği emri geri aldı. Rahatlamıştım. Muhtar ve yanındakiyle yaşanan bu olayı köyden hiç kimseye anlatmadım.

        Bir daha böyle nahoş olayların yaşanmıyacağına kendimi inandırmıştım. Ne yazıkki hiç de umduğum gibi olmadı. Üç, dört gün sonra bir akşam hiç beklemediğim halde bakkal Aziz elinde bir yarımlık rakıyla ziyaretime geldi. Bu akşam seninle bir güzel kafa çekelim, dedi. Evimde olanları masaya koydum. içkilerimizden ilk yudumu aldıktan sonra. Aziz, “ Öğretmen, pazar günü muhtar ve (adını gerçekten unuttuğum ve beni tehtit edenin adını söyleyerek) aranızda tartışma olmuş. Senin yanında jandarma varmış. Jandarma o kişiyi karakola götürmek istemiş, sen mani olmuşsun. Muhtar ve o kişi bu işi böyle geçiştirmek istemiyorlar. Zaten köye geldiğin ilk günden beri muhtarla aran bozuk. Pazar günü aranızda geçenler de tuzu biberi olmuş. Bu akşam, güya seninle barışmak için yemek ve içki hazırlamışlar. Seni davet edecekler. Fakat bu bir komplo. Bu yemeğe falanca, falanca kişiler de katılıyor. Bunların hepsi muhtarın adamları. Bir iki kadehten sonra sarhoşluk numarası yapıp falanca kişiler sana hakaret edeceklermiş. Sen de bunlara karşılık vereceğin için hepsi bir olup seni iyice bir dövecekler. İş karakola, mahkemeye  intikal ederse birbirlerine yalancı şahitlik yapıp suçu sana yıkacaklarmış. Bunları, sana söylediğimi allah aşkına hiç kimseye anlatma.” dedi. Söylemiyeceğime söz verdim.

       İlk kadehlerimizi bitirmemiştik ki kapım çalındı. Kapıyı açtığımda Aziz’in dediği gibi gerçekten muhtarın iki adamı karşımda duruyordu. Bana, muhtarın selamını ve yemeğe davet edildiğimi bildirdiler. Ben onlara “ Çok iyi olurdu. Amma bakın benim misafirim var. Biz içmeğe başladık. Şimdi bu sofra hem bozulmaz, adetlere aykırıdır, hem de misafirime hakaret olur. Siz oradaki arkadaşlara benim selamımı iletin, orada yemeğe ve içmeğe başlamadığınıza göre ben sizleri buraya bekliyorum.” dedim. Gittiler fakat geri gelmediler. Böylelikle belki büyük felaket sayılabilecek bir olay önlenmiş oldu.   

     Komutan jandarma erinin anlattıklarını kaymakama, kaymakam da şehir kulübünde doktora, hakime, savcıya, askerlik şubesi başkanına anlatmış. İki, üç hafta sonra hem aylığımı almak hem de gereksinimlerimi karşılamak için kazaya indim. Kazada görevli doktor da benim gibi Egeli ve bekardı. Kısa zamanda doktorla çok sıkı bir dostluk oluşmuştu aramızda. Sık sık beraber olur fırsat buldukça da beraber yemek yer içki içerdik. Daha sonra iki kişilik gurubumuza kaymakam, hakim, savcı ve askerlik şubesi başkanı da katıldı. Kazanın iki lokantasından biri olan beton merdivenlerle yukarıya çıkılan yolun kenarında, adliye binasına bakan lokantada beraber olacağımız akşamı önceden haber verir  yemekler ve mezeler hazırlatırdık. Böyle akşamlarda çok geç vakitlere kadar yemeğimizi yer içkimizi içer, sosyal, kültürel, tarihi, felsefi, edebi konular üzerinde tatlı, hoş sohbetler ederdik. Çünkü ilçede sosyal ve kültürel etkinliğin eksikliği kafa dengi insanların bir araya gelmesiyle bir dereceye kadar böyle giderilebiliyordu.

        Hep beraber olduğumuz böyle bir akşam, bana, köyde yaşadığım olay soruldu. Onlara, muhtar ve etrafındakilerin bana hazırladıkları komployu  anlattım. Dehşet içinde kaldılar. Bana, moral ve  cesaret veren konuşmalar yaptılar. Yalnız değilsin her zaman yanında ve arkandayız dediler.

      Ben köye döndükten bir kaç gün sonra muhtar kazaya iner. Kazadaki devlet dairelerine uğrar. Her gittiği yerde tartaklanır. Hiç bir işini yaptıramaz. İzinin üstüne köye döner. Çevresindeki işbirlikçilerine “Allah bizim başımıza öyle bir tüysüz bela göndermiş ki... kazada hangi daireye gitsem azarladılar, tartakladılar beni. Bunun arkası çok güçlü. Aman bundan sonra onunla uğraşmayalım. Buradan gidinceye kadar bu bizim başımızın belası olarak kalacak” der.

      Bir müddet sonra muhtar köyden ayrılıp İstanbul’a gitti. Onun yerine yeni muhtar seçimi yapılıncaya kadar bir arkadaş geçici olarak muhtarlık görevini üstlendi. Sonra muhtar seçimi yapıldı, yeni muhtar seçildi. Onunla da birkaç kez çekiştik. İkinci yılın sonunda görevim bitince köyden ayrıldım. Fakat köyde yaşadığım acı tatlı günlerimi yaşamım boyunca hatırladım. Burada yaşadıklarımı hatırlamak beni hep mutlu etti...


Hasip TURAN


Kardere.com



Tür : Yaşam Tarih : 13.07.2016
[ Tüm yazılara ulaşmak için burayı tıklayınız. ]