Ayının İntikamı / Hasip TURAN

Anasayfa » Öğretmenimiz Hasip TURAN'ın Hatıraları » Ayının İntikamı / Hasip TURAN
share on facebook  tweet  share on google  print  

Ayının İntikamı / Hasip TURAN

"Öğretmenimiz Hasip TURAN'ın Hatıraları" için, toplam 1 sonuç arasından 1 - 1 arası sonuçlar

       Kışın zorlu günlerinde kardan, buzlanmadan yollar kapanmıştı. Ne gelen vardı ne de giden. Aylardır maaşlarımızı almak ve gerekli ihtiyaçlarımızı karşılamak için gidemedik ilçeye. Birbirlerine yakın mesafedeki köyler arasında zorunlu durumlarda gündüzleri pek seyrek de olsa gelip gitmeler oluyordu.  

       İlkbaharın ilk haftalarıydı. Kışın dondurucu soğukları, karlı, buzlu günleri geride  kalmıştı. Yine de gün batımından sonra akşamları soğuk oluyordu. Gündüzler uzun olmasa da sabah saatlerinden itibaren güneşi görüyor, güneşin sıcaklığı  kuytu yerlerde tüm canlıları ısıtmaya yetiyordu.

       Bir  Cumartesi gününün öğle sonrasıydı. Okulların haftasonu tatili başlamıştı. Normal yürüyüşle yirmi dakika uzaklıkta olan Bozoğlak (Aşağı İhtik) köyündeki öğretmen arkadaşım Kemo’yu (Kemalettin) ziyarete gitmiştim. Okulun önünde karşılaştığım üç, dört köylü öğretmenin okulu tatil ettikten sonra Dikyamaç (Korkop) köyündeki diğer öğretmen arkadaşımızın yanına gittiğini söylediler. Ben, köylülerle ayaküstü sohbet ederken iki jandarma eri geldi yanımıza. Bizi selamladılar. Bana, “Öğretmen sizi köyde aradık, (görev yaptığım köyün yeni adı Kardere, eski adı Yukarı İhtik’ti) bulamadık. Köylüler burada olduğunuzu söylediler. Buyurun, bunun içindekiler sizin ve diğer iki öğretmen arkadaşınızın” deyip, bir torba uzattılar.

       Buradaki jandarma karakolunda vatani görevlerini yapan bu erler, görevleri gereği zorunlu ve düzenli olarak karşılıklı telefon hatlarını kontrola çıkarlardı. Kemah’tan da yine böyle bir hat kontroluna çıkan erlerle, karakol komutanı, aylardır ulaştırılamayan, biriken postamızı bu torbanın içinde bize göndermiş.  

       Neler yoktuki torbada... Ailelerimizden, arkadaşlarımızdan gelen mektuplar, dergiler, kartpostallar, kitaplar...

       Çok sevinmiş, heyecanlanmıştım. Arkadaşlarımın da bu duyguları yaşaması için hemen Dikyamaç köyüne gitmeye karar verdim. Tam bu esnada tesadüfen yoldan iki katırına ikişer çuval yüklemiş bir köylü geçiyordu. Bu köylü ile sohbet ettiğim köylüler birbirlerinin adlarını söyleyerek selamlaştılar. Demek ki bu köylüler birbirlerini tanıyordu. Bu köylüye, yolculuğunun ne tarafa olduğunu sordum. Yanıtı “Seringöze köyüne” oldu. “Seninle Dikyamaç köyü yol ayrımına kadar gelebilir miyim?” diye sorduğumda, “Tabii gelebilirsin! Hadi gel! Ne duruyorsun?” deyince, yanımdakilerle acele vedalaştım, jandarmalara teşekkür edip, Seringöze’li köylüyle yola koyuldum.

       Anadolu insanı sıcakkanlıdır, çabuk kaynaşır. Hemen kırk yıllık ahbap gibi koyu bir sohbete başladık. Bu köylü bana kim olduğumu, niçin Dikyamaç köyüne gitmek istediğimi, orada ne yapacağımı, o köyde kimleri tanıdığımı sordu. Ben de onun bu meraklı sorularını: Kardere köyünün öğretmeni olduğumu, kış nedeniyle postada üç ayı geçkin sürede biriken postayı  oradaki arkadaşlarıma ulaştırmak için Dikyamaç köyüne gitmem gerektiğini, köyden tanıdığım bir kaç kişinin adını söyleyerek yanıtladım. Başka konulardan da konuşarak Dikyamaç köyünün yol ayrımına geldiğimizde, Seringözeli köylü ısrarla onun köyüne gelmemi, misafiri olmamı, ertesi gün bizzat kendisinin beni Dikyamaç köyüne kadar getireceğini söylemesine ve tekrar tekrar üstelemesine karşın onu dinlemeyip, teşekkür ederek ayrıldım, Dikyamaç köyünün yoluna saptım.

       Bu mevsimde gündüzler kısa olduğu için karanlık birden çöktü. Yanımda elfenerim  olmadığından karanlıkta yolu bulmakta zorlanıyordum. Bereket yolu tanıyordum. Bazen tökezliyor, dengemi kaybedip düşecek gibi oluyordum. Hemen toparlanıp dengemi buluyor, düşmekten kurtuluyordum. Yol; inişli çıkışlı, kıvrımlı, dere içlerinden ve yamaçlardan geçen çok dar bir patikaydı. Yolun kenarlarındaki kayalar ve çalı öbekleri gözüme çeşitli hayvan şekillerinde görünmeye başlayınca korkmağa başladım. Tam anlamıyla vahşi bir doğanın içindeydim.Önce bu saatte yola çıktığıma, sonra da Seringözeli köylüyle gitmediğime çok pişman olmuştum. Artık işişten geçmişti. İstesem de geri dönemezdim. Yoldan da köylüden de çok uzaklaşmıştım.

       Korktukça köylülerin anlattıklarını hatırlamağa başladım. Ne anlatmıştı onlar?

       Genç bir asker kış mevsiminde izine çıkar, Kemah’a gelir. Yürümeyle Kemah-Kardere arası sekiz saat kadar tutarmış. Bu genç, özlediklerine bir an önce kavuşmak için köyüne doğru yola koyulur. Bir müddet sonra karanlık çöker. Yolda bir kurt sürüsüyle karşılaşır. Kurtlaradan canını kurtarmak için bir ağaca tırmanır. Fakat kurtlar, uzun zaman bu ağacın altında bekler ve devamlı ulurlar. Gecenin dondurucu soğuğuna dayanamayan genç de ağacın üstünde donarak ölür. Ertesi sabah köylüler bu durumdan haberdar olunca gencin donmuş cesedini ağacın dalları arasında bulurlar.Yine bir başka genç köylü, komlardan köyüne gelirken yolda tipiye tutulur, yolunu kaybeder. Bir kurt sürüsüyle karşılaşır. Kurtlara yem olur. Ertesi sabah köylüler, bu gencin kafatasını ve bazı kemiklerini bulurlar.

       Bir başka köylü de ormanda karşısına çıkan bir ayının saldırısına uğrar, canını zor kurtarır.

       Ben bunları kafamın içinden geçirirken, daha çok korkmağa, kalbim göğsümden fırlıyacakmış gibi daha hızlı çarpmağa başladı. Terliyordum. Her geçen saniye bana bir gün kadar uzun geliyordu. Karmakarışık hislerle boğuşurken köy evlerinin  pencerelerinden sızan gaz lambalarının sarı, cılız ışıkları göründü. Beş dakika sonra arkadaşım Sabo’nun (Sebahattin) dik bir tahta merdivenle çıkılan birici kattaki evinin kapısını çalıyordum.

       1.85-1.90 boyunda olan bu arkadaşımın boyuna göre kolları da uzundu. Gecenin zifiri karanlığında kapıyı açtığında karşısında beni görünce parmak uçları neredeyse yere değecek kadar kamburlaştı, yüzünün rengi bembeyaz oldu. Adeta haykırarak,  “Allah belanı versin!” sözcükleri döküldü dudaklarından. Bu sözlerle karşılanmaktan hiç hoşlanmamıştım. “Yuh olsun sana! Ben, sizi sevindirmek, memnun etmek için buraya kadar geleyim, sen beni böyle karşıla!” sözleriyle onun söylediklerine tepki verirken, köyün içinden “AAAAUUUUU” diye bir ses yükseldi. Bu, ne bir kurt uluması, ne bir köpek havlaması,ne bir inek böğürmesi ne de şimdiye kadar duyduğum, tanıdığım bir hayvanın sesine benziyordu.

       Sabo, yakamdan tutup olanca gücüyle beni odanın içine çekti. Beklemediğim bu hareket  karşısında ayağım kapının eşiğine takıldı odanın ortasına yüzükoyun  uzandım.

       Kemo kerevette oturmuş kitap okuyordu. Kitabını elinden düşürdü. Her ikisi de hayalet görmüş gibi şaşkınlıkla bana bakıyordu.”Ne bakıyorsunuz öyle? Beni ilk defa mı görüyorsunuz? Bu ses neydi?” diye zincirleme sorular sormağa başladım. Bir zaman hepimiz sessiz kaldık. Sessizliği Sabo bozdu, anlatmağa başladı. “ Bu duyduğumuz ses, bir ayının sesiydi. Köylülerden biri, birkaç gün önce bir dişi ayıyı silahıyla vurup öldürmüş. Bu ayının eşi de günlerdir köyün çevresinde dolaşıyor, bazı damların kapılarını kırıp ahırlara giriyor; içerdeki koyunları, danaları, at, katır gibi hayvanları parçalayarak öldürüp, eşinin intikamını alıyor. Ya bu ayı yolda sana rastlasaydı...” devamını dinleyemedim. Çünkü, kulaklarımda başlayan uğultudan söylenenleri duymuyordum artık.

       Şanslıymışım! Hâlâ yaşıyorum…

 

Hasip TURAN

 

Kardere.com

 

 


Tür : Diğer Tarih : 15.07.2016
[ Tüm yazılara ulaşmak için burayı tıklayınız. ]